Administrator tarafından yayınlanmıştır
1. Eylül 2009 23:50
Beni çağıran uçurum, uçurum oldu sevdan
Kaçmam
Yok saklanmam başından-sonundan, korur bizi zaman
Kim söylemiş son diye, olmaz diye, kanar diye
Anlatma
Anlamam
Aşk varken; sözlerinde, düşlerinde, yeniden doğmak gibi nefesinle, çoğalıp
sevginle
İsteme
Durdurmam
Kim söylemiş son diye, olmaz diye, kanar diye
Anlatma
Anlamam
Büyüt beni; gözlerinde, ellerinde, yeniden ses oldun sözblerime, gücün saklı
içimde
Vursunlar
Ağlamam
İster bahar, ister ayaz
Yolum seninle
Duysun dünya, karşı dursun, düşsün peşime
(Moğollar - Yolum Seninle)
2 kişi tarafından 5.0 olarak değerlendirildi
- Currently 5/5 Stars.
- 1
- 2
- 3
- 4
- 5
Etiketler:
Şarkı Sözleri
Administrator tarafından yayınlanmıştır
2. Ağustos 2009 00:08
IŞIK IŞIK GEÇTİLER
A.N.T.
En güzel tebessümü, kırmızı gonca gibi
Dişleri arasında çok güzeller gözüktü.
Parmağında zarafet, bir pırlanta yüzüktü.
Yeni yeni modeller teşhir ediliyordu.
O parmak gâh etekte, gâh yakada parlıyor
Parlıyor gösteriyor, sönüyor gösteriyor.
Işıl ışıl tebessüm,
Yürüyor gösteriyor, dönüyor gösteriyor.
**
Böyle geçti önümden türlü türlü çiçekler
Nakışlı kelebekler
Enva'ı renkleriyle baygın kokularıyla
Bin bir büyüleriyle...
**
Böyle geçti önümden
Neş'e dolu baharlar, solgun yüzlü hazanlar,
Gündüz ve geceler, mesafeler zamanlar...
**
Geçtiler dizi, dizi;
Hepsinin dudağında en güzel tebessüm,
Hepsinin parmağında o pırlantadan yüzük
Sordular birer birer:
EY FANÎ, NASIL BULDUN ELBİSELERİMİZİ?
Safvet SENİH'in "Hikmet" Adlı eserinden
Bu yazıyı ilk değerlendiren siz olun
- Currently 0/5 Stars.
- 1
- 2
- 3
- 4
- 5
Etiketler:
Şiir
Administrator tarafından yayınlanmıştır
14. Temmuz 2009 16:17
Sinema nedir sizin zihninizde?
a- Sadece sevgilimle beraber vakit geçirmek yada başka şeyler yapmak için arada sırada gittiğim mekan
b- Arada sırada evdeki DVD'lerden birini cihaza takarak izlemeye başladığım, yarım saat içerisinde ısınamazsam izlemekten vazgeçtiğim, hoşuma giderse sonuna kadar izlediğim filmlerden ibaret
c- Televizyonda zaping yaparken, hareketli bir sahnesine denk geldiğim, ve hep o şekilde hareketli sahneler olacağını umarak sonuna kadar devam ettirdiğim filmlerden ibaret
d- Sadece Action filmlerden ibaret
e- Sadece hayranı olduğum oyuncuların oynadığı filmlerden ibaret
f- Sadece sevdiğim tarzda olan filmlerden ibaret
g- Herkes övdüğü için yada izleyicisi çok olduğu için kendimi izlemeye mecbur hissettiğim filmlerden ibaret
h- Gerçekten sanatsal açıdan izlemeye değer olduğuna inanarak izlediğim filmlerden ibaret
i- Sinema benim hayatım!
...
Bunlardan herhangi biri, sinemanın sizin zihninizde tanımı olabilir. Mesele bunlardan herhangi biriyle uyuşmanız değil, hangi zihniyetle yaklaşırsanız yaklaşın, bir sinema filmini ne kadar bilinçli bir şekilde izlemeniz gerektiğiyle alakalı bir durum.
Günümüzde sanatsal açıdan vasat bir dönem geçiren Hollywood sinemasının (Türk sinemasına en son değineceğim) uyguladığı üç yöntem bulunmakta:
1- İyi senaryo bulunamayınca devam niteliğinde filmler çekmek (üç yada 4 seri, bazen bunları yanlışlıkla dizi olarak tanımladığım da olmuştur)
2- Eski filmlerin yeni uyarlamaları (köstebek-hatta oscar aldı bu film-, maymunlar cehennemi, Omen v.s. birsürü var...)
3- En çok uykuladıkları yöntem budur, yüksek bütçe harcarlar (60-80 milyon $) fakat senaryo klasikdir. Kısacası anlatmak gerekirse bu tarz filmlerin senaryolarını, hikaye şöyledir:
iyi adam ve kötü adam vardır, klasik. Bir de kadın. Filmin bir tarafında mutlaka bir sevişme sahnesi vardır. Nedense sinemaya giden kişilerin, en çok bu sahneler ilgisini çeker, sanki piyasada bu görüntüleri fazlasıyla bulabilecekleri videolar yokmuş gibi!! Filmde birkaç hareketli sahne vardır, olmazsa olmazdır zaten. Büyük bir ihtimalle silahlı çatışma sahneleridir bunlar. Polisimiz de vardır tabii filmde. Ve illaki bir otomobil sahnesi vardır. Ve beklenen son, 'etkileyici' bir patlama veee intikam alınmıştır, ölen ölür kalan sağlar bizimdir. Birçok kişiye sinemadan çıkışında sorsanız böyle br filmi, vereceği cevap klasikdir: "Evet, hareketliydi, güzeldi, hoşuma gitti". Bir de bana sorun: "5 para etmez, 80 milyon$ bütçe birçok filmde olduğu gibi bu filmde de boşunaymış!" derim.
Tüm bunların yanında illaki arada bir güzel yapıtlar çıkıyor. Ancak dünya sineması öyle bir dönem yaşıyorki sanatsal açıdan, oyunculuk kalitesi ve senaryo kalitesi açısından eski yapıtları arar olduk. Yeni filmlerde güzel bulduğunuz sahnelerden birçoğu, taklitlerden ibaret. O filmi izlerken, bir anda başka bir filmi anımsayabiliyorsunuz. Yani ortada orjinal bir yapıt yok denecek kadar az, belkide yok. Amerika'da da ülkemizde olduğu gibi insanlar sinemayı bırakıp dizilere sarmış kafayı. Lost, Prison Break... İnanın bu zihniyetin ülkemizdeki "Yaprak Dökümü'nü yada Kurtlar Vadisi'ni hiçbir sinemaya değişmem" diyen zihniyetten hiçbir farkı yok. Peki Ülkemizde durum nasıl? Malesef vasatın altında. İran ve Fas yapımı filmler dahi bizim filmleriizden daha fazla ilgi görüyor Avrupa'da. Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz ve Ahmet Uluçay'dan başka çırpınan yok sanatsal yapıtlar üretmek konusunda, ve karşılıklarını aldıkları ödüllerle alıyorlar, tanınmasalar da umurlarında bile değil, çünkü düşünceleri para kazanmaktan ziyade sanatsal yapıtlar üretebilmek. Tabi düşündürücü olan da şudur ki malesef herkes Recep İvedik'i bu yönetmenlerden daha fazla tanır. Malesef 15 günde çekilen filmler ülkemizde gişe rekorları kırıyor. Malesef hâla "Hababam Sınıfı, Recep İvedik, Küçük Kıyamet, Çılgın Dersane, Muro ..." gibi filmleri izlemek için para veriyoruz gişelerde. Oysaki bunların tek amacı var, o da para kazanmak. Elbette her film bu amaçla çekilir ancak sadece bu amaç düşünülmez gerçek bir yapıtta. Her filmde sanatı ön planda tutmak olmalıdır amaç. Bundan 20 yıl sonra, şu anda "dünyayı kurtaran adam" gibi filmlere nasıl bakıyorsak işte bu 'yapıt'lara da öyle bakacağız, emin olun, ve anlayacaksınız ki şu anda, 30 yıldan beri sinema konusunda en ufak bir ilerleme bile kaydedememişiz.
İyi ve bilinçli seyirler dileğiyle...
Ercan POLAT
1 kişi tarafından 4.0 olarak değerlendirildi
- Currently 4/5 Stars.
- 1
- 2
- 3
- 4
- 5
Etiketler:
Sinema
Administrator tarafından yayınlanmıştır
24. Haziran 2009 12:15
A.İhsan KARAHASANOĞLU, 24.06.2009 Tarihli Köşe Yazısı
Sözüm tüm yasakçılara.. Lâikliği bir baskı aracı olarak kullanan tüm despotlara.. Bazı isimler vererek, onlara somut sorular sormuş olmam, diğer zorbaları unutturmasın.. Onların hepsine soruyorum, Birazcık olsun utandınız mı?
Halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan Türkiye'de, Merve Kavakçı'yı başörtüsü yüzünden engellediniz. Milletvekilliğini elinden aldınız.
Peki Belçika'da bir bayan milletvekilinin, Meclis'te kimsenin itirazına uğramadan görevine başlamasının görüntülerini izlerken, azıcık da olsa utandınız mı?..
Siz, Sayın Necdet Sezer...
Sadece milletvekillerine değil, milletvekili eşlerine bile bu yasağı kamusal alanda yaygınlaştıran, 2000'in özgürlükçü(!) Anayasa Mahkemesi Başkanı, 2002'nin yasakçı Cumhurbaşkanı!..
Evet, hiç utandınız mı, dünkü görüntülerden?
Birazcık hicap duydunuz mu?
Ben milletvekili eşlerine bile yasak uygularken, binbir hokkabazlıkla Eşli davetiye, eşsiz davetiye şeklinde çeşit çeşit davetiyeler hazırlatıp, Cumhurbaşkanlığı makamının da ciddiyetini sarsarken; Belçika'da başörtülü bir bayan, milletvekili olarak göreve başladı. Ben kendi ülkemin insanına ne kadar gaddar, ne kadar acımasız bir yaklaşım sergiliyormuşum? diyerek, birazcık olsun vicdanınızda kendinizi sorgulayıp mahkûm ettiniz mi?
Ya siz; kendine 'Nurlu Süleyman' denilmesinden hoşlanan, Süleyman Demirel kimlikli zat!..
Siz utandınız mı?
Türkiye'de halkın oyları ile seçilen başörtülü milletvekili için, 'ajan provokatör' iftirasında bulundunuz. Emireri gibi kulandığınız bir savcıya talimat verip, o milletvekilinin evini bastırdınız! Şimdi Belçika'daki başörtülü milletvekilini izlerken, neler hissettiniz?.. Hemen uçağa atlayıp, Belçika'ya gidip, Meclis'i basıp, orada da 'Bu Mahinur isimli milletvekili, aslında ajan provokatördür' demek geldi mi içinizden?..
Annesi, ablası başörtülü bir insan olarak söyleyin; Belçika'daki başörtülü milletvekili, içinizde birazcık olsun utanma hissi uyandırdı mı?..
Ya siz Deniz Baykal?.. Siz Kemal Kılıçdaroğlu!
Siz; CHP içinde, binbir maske takarak halkı aptal yerine koyan solcu, sözde demokratlar.. Türkiye'deki öğrencilerin sorularına, 'Biz iktidara gelirsek, başörtü sorunu kalmaz' diyerek, muhatabını aptal yerine koyan bir cevap ile geçiştirdiğini sanan politikacılar!..
Belçika'da, solcuların da alkışları ile göreve başlayan Mahinur'un başörtüsünden ders alarak, yasakçılığınızdan dolayı utandınız mı?..
2002de, "Başörtü yasağını bir müddet tartışmayalım.. Bakın göreceksiniz, bir süre sonra bu yasak artık gündemden düşecek ve kalkacaktır" diyerek halkı aldatan Deniz Baykal; bu sözleri söylemenizin üzerinden tam 6 sene geçtikten sonra bile, Anayasa Mahkemesi'nde, üniversiteye giden öğrencilere başını örtme hakkı tanıyan Anayasa değişikliğini iptal ettirmek için dava açtığınızdan dolayı hiç utanç duydunuz mu?..
Siz 'yasak yasak' krizlerine girerken, Belçika'da başörtülü milletvekilinin, hem de Başkanlık Divanı'na üye olacak kadar özgür bir hayat sürmesinden utandınız mı hiç?
Ya siz kartel medyası?..
Doğan Grubu'ndaki muhabirleri ile, köşe yazarları ile..Diğer medya organlarındaki, o günlerde yasakçılık yönünde haber-yazılarıyla gündem oluşturmaya çalışanlar.. Sizler utandınız mı?..
Sizler, Merve Kavakçı'nın çocuklarının gittiği ilköğretim okullarına varıncaya kadar, yaptığınız her türlü edepsizlikten dolayı bir nebzecik de olsa utandınız mı?..
Ve aslan MHP'liler!..
Merve Kavakçı'ya, 'ajan provokatör' diyenlerin tezgâhına gelip, DSP'lilerin kürsüyü işgal ederek Merve Hanım'a çıkarttıkları engeli, oturduğunuz yerden seyredip, sonrasında da o engeli çıkartanlarla koalisyon ortağı olmanızdan dolayı, vicdanınız sızladı mı?..
Söyleyin; başörtülü milletvekili Mahinur Hanım'ın Belçika Meclisi'ne serbestçe girişini izledikten sonra, sizler kendi ülke insanlarınızdan utandınız mı?.. 'Biz ne yapmışız da, DSP'lilerin o rezil soytarılıklarına, oturduğumuz yerden seyirci kalmışız. Seyirci kaldığımız yetmemiş, sonrasında da o DSP'lilerle 3.5 yıl koalisyon ortaklığı yapmışız! Affedin bizi Türk Milleti.Affedin bizi Merve Hanım! demeyi düşündünüz mü hiç?..
Evet, tüm Türkiye'deki yasakçılar!..
Belçika'da başörtülü bir milletvekilinin göreve başlamasından dolayı utandınız mı hiç?
Administrator tarafından yayınlanmıştır
23. Haziran 2009 17:48
Beni Yakışına
O esrarlı yangına bu can nasıl dayandı
Sahile vurdu kalbim su yandı, kum da yandı,
Bir mum gibi eriyip aktı uykusuzluğum
Ölüme baş kaldıran dertli uykum da yandı
Yurdumdan mahrum edip dolaştırdın cem gibi
Ruhumla söndü alev sonra ruhum da yandı
Kül oldu bir yiğidin figanıyla her umut
Bülbülün küllerine konan puhum da yandı
Böylesi bir yangın görmedi Nemrut bile
Kaktüsün gölgesinde nazlı ahım da yandı
Ahımdır zannederdim en belalı kıvılcım
Kirpiğine dokunan kanlı ahım da yandı
Bir damla su ver bana ey çöl, bari sen küsme
Kalmadı hiçbir şeyim bak günahım da yandı
Yenilgiler bir tufan gibi çöktü üstüme
Ülkem yıkıldı heyhat, ordugahım da yandı.
Köleleri her akşam duman kıldı gözlerim
Başıma tac ettiğim padişahım da yandı
İlk defa böylesine tutuştu gökkuşağı
Renklerim siyah oldu ve siyahım da yandı
Ondan başka ne varsa yandı, yandık sen ve ben
Onu göreyim diye kıblegahım da yandı
Nurullah GENÇ
1 kişi tarafından 4.0 olarak değerlendirildi
- Currently 4/5 Stars.
- 1
- 2
- 3
- 4
- 5
Etiketler:
Şiir
ercan tarafından yayınlanmıştır
4. Haziran 2009 23:34
Önce medyaya bazı iddialar yansıdı. Arkasından da dün YÖK bir açıklama yaptı.
Açıklama, tam bir acziyet itirafı.
YÖK, yaptığı açıklamada, uzun uzun anlatımlarla, bazı üniversiteler denetlendiğinde, kanun ve yönetmeliklere tam ters uygulamalar görüldüğünü söylüyor.
Söylüyor da, bunlarla ilgili acilen alınmış müeyyide içeren bir karardan da bahsetmiyor!
Adeta kendileri bir şey yapamıyorlar, halka şikâyette bulunuyorlar!
Halk ne yapacaksa bunlara!
Bakın YÖK açıklamasında ne deniliyor: “Türkiye’de sadece bir üniversitede uygulanan sisteme göre bir öğrencinin eşit ağırlıklı puan ile girilebilen bir programa kaydolduktan sonra, sayısal puan ile öğrenci alan bir programa geçiş yapabildiği, buna benzer tarzda iki üniversitede daha dar alanda aynı puan türü içinde geçişlere izin verildiği tesbit edilmiştir.”
Aman Allah’ım. Bu ne kibar, bu ne saygı dolu bir açıklama!..
Karşılarında sanki, her şeyiyle dört dörtlük bir üniversite varmış da, ona teşekkür ediyorlar!
Bir üniversite, hatta onun yanında iki üniversite daha, Türkiye’deki 71 milyon insanla, ÖSS’ye her yıl giren 1.5 milyon üniversite adayıyla resmen dalga geçiyor.. Oyun kurup, şu fakülteye kaydolan öğenciyi, başka fakülteye kaydırıyor... YÖK de geçmiş bunların karşısına, nezaket dolu açıklama ile acziyetini itiraf ediyor!..
Böyle rezillik olmaz.O üniversitelerdeki tüm yöneticiler hakkında, görevi suîistimal sebebi ile suç duyurusunda bulunulmadan, hatta o yöneticiler kodese tıkılmadan bu rezaletin üstü kapatılamaz. Tabiî bu arada, kazanmadığı fakülteye devam eden öğrencilerin kayıtları da, eski fakültelerine alınmalıdır.
Alınmalıdır ki; bu ülkede güçlü olanın istediğini yapabildiği, parası olanın ise her şeyi satın alabileceği genel kabulü ortadan kalksın..
Ama nerdee?
YÖK, “Haksızlığa göz yummamız söz konusu olamaz.Suç duyuruları yapılmış, üniversitenin yönetimine kayyum atanmıştır” diye açıklama yapacağına, ilgili üniversitelerin isimlerini bile açıklamadan, üstü kapalı bir bilgi notu yayınlamakla yetiniyorlar!
İşte Türkiye’nin hali bu!
AKParti iktidarında bile, Türkiye’nin hali bu!
Kimden korkuyorsunuz beyler?
Veya soralım, “Kimlerle işbirliği içindesiniz?”
Adam resmen, kamu gücünü kötüye kullanıyor.. Oyun oynuyor.Kanuna aykırı, yönetmeliğe aykırı işlem yapıyor.. Ortada savcıya bile intikal ettirilmiş henüz bir dosya yok..
Kanuna aykırılığı, sadece ben söylemiyorum..
Bakın dünkü YÖKaçıklamasında, bu işin en üst noktasındaki insanların bizzat kendileri, olayı nasıl itiraf etmişler: “Türkiye’deki mevcut yükseköğretime giriş sistemine bütünüyle aykırı bu uygulama, fırsat eşitliğini ortadan kaldırmaktadır.”
Eee? Öyle ise ne duruyorsunuz?
Bu uygulamanın sorumlularını, öyle klasik soruşturmalarda değil, derhal ve en ağır ceza ile müeyyidelendirmek için, niçin harekete geçmiyorsunuz?
Ne bekliyorsunuz?
Ne kadar bekleyeceksiniz?
“Fırsat eşitliğine aykırı” olduğunu siz söylüyorsunuz. Ama bu uygulama hakkında Denetleme Kurulu’nun tesbitinden başka yapılan bir şeyden bahsetmiyorsunuz!
Ne olacak peki?
Denetleme Kurulu rapor düzenledi... Peki sonra?
Sonrası meçhul!
Güneydoğu’daki öğrencilerin maruz kaldığı fırsat eşitsizliği bir yana.. Meslek lisesi mezunlarının katsayı adaletsizliği ile puanlarının çalınması bir yana... Galatasaray Üniversitesi’nin, Galatasaray Lisesi’nden mezun olan öğrencilerden bir kısmını, puanları ne olursa olsun otomatik kabul etme ahlâksızlığı bir yana...
Bir de bu çıktı karşımıza..
Demek ki bir üniversitede en düşük puanlı bir yeri kazan. Sonra parayı bastır.. Veya torpili bul. Yüksek puanlı bir başka fakülteye geç!
Böyle rezillik olur mu?
Böyle bir saçmalığı önceki yıllarda yapmış olsalar bile, bugün hâlâ devam ettirilmesine nasıl göz yumulur?
YÖK, ya bu rezaleti derhal yargıya intikal ettirmeli, ya da kendi kendisini lağvetmeli!
Böyle rezaletle, yükseköğretim olmaz.. Böyle sahtekârlık ile adalet olmaz!
Ali İhsan KARAHASANOĞLU - (Vakit)
ercan tarafından yayınlanmıştır
27. Mayıs 2009 18:51
2009 DGS finali EL Classico, her yıl olduğu gibi bu yıl da rakipler arasında büyük çekişmelere sahne oldu. karşılaşmayı neredeyse tamamen üstünlükle önde götüren, rakiplerinin yarı sahayı bile geçmesine izin vermeyen ve rakibini nereden geleceği belli olmayan sağlı sollu ataklarla sarsan Hösym takımı, maçın son dakikalarında kontenjan taktiğiyle bulduğu golle iyice coştu. Teknik direktör Hünal Yarılağan, maç sonunda yaptığı basın toplantısında şunları söyledi :
"Yıllardır süren bu ezeli rekabette, bu yıl da rakiplerimize galibiyet şansı vermediğimiz için mutluyuz. DGS 'takımı', maçın başından itibaren yaptığımız tehlikeli atakları, 'dilekçe' taktiğiyle durdurmaya çalıştı. Bunun için antremanlarda çok çalıştıkları apaçık belli oluyordu. Ancak biz bunları maç öncesinde düşünmüş ve taktiksel anlamda tedbirlerimizi almıştık. Savunmamızdan bir dilekçe bile geçmedi."
Basın mensuplarının ısrarla devam eden "Bundan sonra da bu gelenek bozulurmu" gibilerinden sorularına ise, "önümüzdeki maçlara daha dikkatli çalışacağız, bugün düştüğümüz etisiz tuzaklara bile düşmeyeceğiz" diyerek yanıtladı.
Maç sonunda üzgün oldukları her halinden belli olan DGS oyuncuları ise, sessiz sedasız soyunma odasına ilerlediler. DGS takımı adına basın açıklaması, yöneticiler tarafından takımın resmi internet sitesi olan "Dikeygecis.org" üzerinden yapıldı. Yapılan açıklamada şöyle denildi :
"Her yıl olduğu gibi bu yıl da Hösym takımına karşı hezimete uğradığımız için tüm taraftarlarımızdan özür diliyoruz. Hösym, her an ne taktikle maça çıkacağı belli olmayan bir takım. En büyük sorunumuz, ne yapacaklarını baştan kestiremememiz. Biz, oyuncularımızı yenilmiş olmalarına rağmen göstermiş oldukları samimi mücadeleden dolayı kutluyoruz. ELBET BU BÖYLE GİTMEZ, GÜN GELİR BİZLER DE GALİP GELİRİZ, BUNUN İÇİN DURMADAN, YILMADAN, BIKMADAN, USANMADAN ÇALIŞMAYA DEVAM EDECEĞİZ. BİZİ BU LİGDEN TAMAMEN DÜŞÜRMEK İSTEYENLERE, CEVABIMIZI EN ETKİLİ ŞEKİLDE VERECEĞİZ."
Öte yandan bir grup DGS taraftarı, takımlarının yıllardır süren hezimetlerine tepkilerini, Taksim meydanında yaptıkları gösteriyle dile getirdi. Gösteride "Dikey Geçiriliş Sınavı Takımı Yılmayacak" ve "HÖSYM ŞAŞIRMA SABRIMIZI TAŞIRMA" gibi fankartlar dikkat çekti.
Not: 2009 Şampiyonlar Ligi Finali gazıyla DGS mağduriyetimiz adına içimden gelenleri yazmak istedim sadece :)
Bu yazıyı ilk değerlendiren siz olun
- Currently 0/5 Stars.
- 1
- 2
- 3
- 4
- 5
Etiketler:
Mizah
ercan tarafından yayınlanmıştır
25. Mayıs 2009 01:03
"Bacımın örtüsü batmakta rezilin gözüne
Acırım tükürüğe, billâhi tükürsem yüzüne"
M.Akif Ersoy
"Medeniyet söküp atmaksa baştaki ağı,
Sizden daha medeni afrika yamyamları
Eğer medeniyet açmaksa bedeni
Desenize, hayvanlar sizden daha medeni "
Necip Fazıl KISAKÜREK
"Baş örtüsü taktığı için bir kızı eğitim tahsilinden mahrum etmek, Maraş'ta başörtüsü çekilip düşürüldüğü için başlayan MİLLİ ŞAHLANIŞIN RUHUNA TÜKÜRMEKTİR. "
Necip Fazıl KISAKÜREK
2 kişi tarafından 5.0 olarak değerlendirildi
- Currently 5/5 Stars.
- 1
- 2
- 3
- 4
- 5
Etiketler:
Şiir
ercan tarafından yayınlanmıştır
19. Mayıs 2009 00:01
Türkan Saylan ölmüş. Son vasiyeti de şu olmuş : okuyan kız çocuğu sayısını 35.000'den 100.000'e çıkartın diye...
Birinin ona hatıratması gerekmiyormuydu ölmeden önce, "eğer sen ve senin zihniyetin, başörtülü gençlerin okumasına izin verseydiniz, bu sayı şimdi 100.000 de değil, belki 150.000 olurdu" diye... Burada bir çelişki yokmu???
Sizler değil miydiniz yıllar boyunca "darbelere karşıyız, düşünce özgürlüğü, halklar kardeş olsun" cart curt, sonra meydanlarda "ordu göreve" diye bağıranlar, 28 şubatı darbe değil de devrim diye tanımlayanlar... Burada bir çelişki yokmu???
Onlar değilmiydi ilim üretmekle yükümlü olan üniversite rektörleri veya öğretim görevlileri olanlar, fakat öğrencilerin derslerini iptal edip siyasi mitinglere götürenler, darbe çağrıları yapanlar... Burada bir çelişki yokmu???
...
...
...
Onlar değilmiydi daha fazla öğrenci üniversite okusun deyip, ancak 2005 yılında meslek lisesi öğrencilerinin katsayı adaletsizliğinin giderilmesi kararını mahkemeye taşıyarak engelleyip, birçok öğrenciyi istemediği halde yüksekokullara gitmesini sağlayarak DGS gibi ne olduğu belirsiz lanet bir sınava mecbur bırakanlar, yıllar geçtikçe de ne olacağı kestirilemeyen bir sınav haline gelmesinde başrol oynayanlar... Burada bir çelişki yokmu???
Birileri bişeyleri düzeltmeye çalıştıkça, yok etmeye çalışan birileri daha olacaktır bu ülkede. Amaçları yok etmek olmasına rağmen, davaları o kadar samimidir ki onlar, geceleri bizlerden daha fazla uyurlar. Bu devran birgün tersine dönecek, herşey güzel olacak birgün, bundan eminim. Ama o zaman gelene kadar, birileri feda edilecek. Korkarım onlar da bizler olacağız, DGS'ye hazırlananlar...
Ercan POLAT 19.05.2009, 00.00
Bu yazıyı ilk değerlendiren siz olun
- Currently 0/5 Stars.
- 1
- 2
- 3
- 4
- 5
Etiketler:
Kategorisiz
ercan tarafından yayınlanmıştır
16. Mayıs 2009 17:19
Yakın Tarih Karşısında Tarihçinin Suskunluğu
Mustafa Yurdum soruyor: “Sultan Abdülhamid, neden 31 Mart sonrasında İstanbul’u işgal edip kendisini tahttan indiren Hareket Ordusu’na ateş emri vermedi? Neden bu konuda Hassa Ordusu komutanlarının ricalarını, ‘Ben Halife-i İslâmım, kardeşi kardeşe kırdıramam!’ diyerek geri çevirdi?”
Siz “bıkkınlık” ve “küskünlük” nedir bilir misiniz Mustafa Bey?
Hani yıllar boyu çırpınırsınız. Tabir caizse “saçınızı süpürge” edersiniz. Pek çok güzellik çıkarırsınız ortaya. Fakat fark etmeleri gerekenler bu güzellikleri fark etmezler. Küçücük ayrıntılara saplanıp varlığınızı kemirenlere iltihak ederler…
Sonunda kimseye yaranamadığınızı, sizi en çok anlamaları gerekenlerin bile anlamadığını fark edersiniz. İşte bu nokta “bıkkınlık” ve “küskünlük” noktasıdır. O noktada, “Ne halleri varsa görsünler” deyiverirsiniz.
Sultan II. Abdülhamid de öyle yaptı. Bediüzzaman’a “Şefkatli Sultan” dedirten mizacına uygun davranıp ateş emri vermedi. Devletin iki ordusunu karşı karşıya getirmedi. Devletin iki ordusunu karşı karşıya getirip ateş emri verseydi, Ahmed’i Mehmed’e kırdırmış olurdu. O zaman da “Tahtını korumak için kardeşi kardeşe kırdırttı” derlerdi.
Yani her hal u kâr da muarızlarından beraat kararı alması mümkün değildi.
Muhtemelen beraat kararını Allah’tan almayı yeğledi ve kardeşi kardeşe kırdırmaktansa, tahtını terk etti. Sürgünü, hatta ölümü göze aldı. Bu vicdanlı bir yaklaşımdır.
Ne var ki, Sultan Abdülhamid konusunu sürekli yazmak zorunda kalmak da bana bıkkınlık ve küskünlük vermeye başlamıştır. Çünkü bu memlekette kimse bilginin-belgenin, daha açıkça söylemek gerekirse, gerçeğin peşinde değildir. İnsanlar sadece kendi kanatlarının doğrulanmasını istiyorlar. Bir zamanlar birilerinden duydukları, ya da bir mecmua sayfasında çalakalem yazılmış yazıdan edindikleri “kanaat”ı bilgi-belge ile yarıştırıyorlar. Ve bıkmadan uzanmadan aynı nakaratı tekrarlıyorlar. Ama ben, yazılarımın altına “yorum” adı altında aynı saçma sapan nakaratı koyanlardan artık sıkıldım!
Bir yazımda “Abdülhamid müstebid, ancak müşfikti” dedim. Bu konunun “taraf”ları ve “taraftar”ları üzerime çullandı. Maalesef böyle oluyor. Tarihi futbol maçına dönüştürdüler. “Taraf”lar ve “taraftar”lar oluşmuş: “Abdülhamidciler”, “Vahdettinciler”, “Enverciler”, İttihadcılar”, “Atatürkçüler”, vs.
Ben bir “şeyci” değilim. İlle de bir “şeyci” olacaksam, araştırma”cı”yım. Ulaşabildiğim belgeleri, ya da o belgelerden edindiğim yorumları paylaşıyorum. Hâlâ “Sen Ulu Hakan’a ‘müstebid’ dedin, cenaze namazın kılınmaz” havasında yaklaşıyorlar.
Kılmayın o zaman! Dedim ve diyorum. Çünkü bu bir gerçek... Dâhi olması, vatanı 33 sene tek parça halinde tutması, Yahudileri engellemesi bunu değiştirmez. İstibdadın “zaruret”i olabilir, ama “mazeret”i olamaz! İstibdat istibdattır! Ayrıca, kendisinden sonra gelenlerin istibdadıyla mukayese edildiğinde, Abdülhamid istibdadının daha hafif kalması, istibdat yapmadığı anlamına gelmez.
Meclis lâğv edilmiş, geniş bir polis teşkilâtı kurulmuş, hürriyetler rafa kaldırılmıştır… Gazete ve dergi çıkarmak ruhsata bağlanmıştır.
Padişah ve ailesi aleyhine yayın yapmak suçtur. Bu tür yayınlar yapan gazeteler kapatılır, sorumlularına üç yıla kadar hapis cezası verilir.
Devletin güvenliğini sarsacak kışkırtıcı yayın yapan gazeteler temelli kapatılır.
Anayasa ile tesis edilen nizam aleyhinde yayın yapanlara ve gazete mesullerine bir yıla kadar hapis cezası verilir.
Hükümet ve şahısların hakkında yapılacak yayınlara verecekleri cevabın, cevap tarihinden sonraki ilk veya ikinci sayıda yayınlanması mecburidir.
Anlayacağınız, Abdülhamid döneminde sansür iyice şiddetlenmiş, bazı keyfi uygulamalara da sahne olmuştur.
Basına konulan yasaklar arasında kelime yasakları dikkati çekmektedir. Meselâ “anarşi, suikast, grev, ihtilal, irtica, irtiyab (kuşku), istibdat, inkılâb, oportünist, oligarşi, bomba, parlamento, Pan-Tûrkizm, Pan-Elenizm, cemiyet, cumhur, hürriyet, sansür, sosyalizm, zehir, randevu, disiplin, diktatör, Ermenistan” gibi kelimelerin kullanılması yasaklanmıştır.
Gazete ve mecmualarda yayınlanacak bütün yazılar önce sansür kuruluna gidiyor, orada gereken düzeltmeler yapılıyor, hatta tümden değiştiriliyor, ancak ondan sonra yayınına izin veriliyordu. Bu konularda yapılan küçük bir yanlışlık dahi gazetenin kapatılmasına sebep olabiliyordu.
İstibdat döneminde sansür sadece gazetelere değil, kitaplara da uygulanmıştır. Bu dönemde çok kitap bu sansürden payını almış ve bazı kitaplar da yakılmıştır.
İktidar gazetecilere birtakım çıkarlar sağlamış ve aynı dönemde jurnalcilik almış başını gitmiştir. Arkadaşını jurnalleyene para verilmiştir. Böylece insanlar iftiraya varan bir yola sürüklenmiştir.
Başkalarını bilemem, ama benim anlayışımda bunların yapılması “istibdat”tır. Yönetimi buna “mecbur” saymak, “istibdat” olgusunu ortadan kaldırmaz.
Kaldı ki, pek çok konuda haklı olmak demek, her konuda haklı olmak demek değildir.
Aslına bakarsanız Sultan II. Abdülhamid, tarihimizin en talihsiz hükümdarıdır. Çünkü zıtların, zıtlaşmaların arasında kalmıştır. Bir taraf “Ulu Hakan Cennetmekân Veliy-yi muazzam Sultan Abdülhamid Han-ı sâni Hazretleri” derken, diğer taraf “Kızıl Sultan” nakaratını tekrarlıyor. Sultan Abdülhamid gerçeği ise iki zıtlaşmanın arasında yitip gidiyor…
Dürüst tarihçi vicdanı bile bu konuya girip gireceğine pişman ediliyor.
Yine de kalem yazmak zorundadır, değil mi dostlarım?
Yavuz Bahadıroğlu - Vakit
ybahadiroglu@vakit.com.tr
2009-05-16