Kürtler ve generaller (Ahmet Altan 26.01.2010 - Taraf Gazetesi)

ercan tarafından yayınlanmıştır 29. Ocak 2010 18:27
Biz önce generallerden başlayalım.

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ “Balyoz planıyla” ilgili konuştu ama doğrusu ben ne dediğini gene pek anlamadım.

Bu planı araştırıyorlarmış.

Ben öyle “muğlâk”, ortadan konuşmaları sevmem, öyle de konuşmam, netlikten, açıklıktan yanayım.

Birinci Ordu’da hazırlanan “darbenin” cami yakmak gibi korkunç planlarının “harekât emirleri” var, bu emirleri hazırlayan subayların isimleri var, bu harekâtta görevlendirilen personelin isimleri var ve bu emrin yazıldığı “bilgisayarın” kimliğine ait bilgiler var.

Biz bu harekât emrini ve içindeki isimleri açıkladık.

Böyle başka planlar da bulunuyor, onlarda da “görevlendirilmiş” personelin isimleri yazılı, onların da çıktığı bilgisayarlar belli.

Genelkurmay’ın elinde bu harekât planları yoksa verelim.

Varsa kendileri baksınlar.

O harekât planlarında isimleri yazılı olan subaylar sağ, bir kısmı hâlâ görevde, çağırıp onları, sorsunlar.

Ya diyecekler ki “bu planlar maalesef hazırlanmış, sorumlularını yargıya havale ediyoruz”.

Ya da diyecekler ki, “o planları o subaylar hazırlamamış ama Birinci Ordu’daki bütün bilgisayarlara girilmiş, ayrı ayrı bilgisayarlarda ayrı ayrı emirler yazılmış ama ne Birinci Ordu ne de Genelkurmay, harekât bölümlerinin, komutanlarının, subaylarının resmî bilgisayarlarının başkaları tarafından ele geçirildiğini fark edebilmiş.”

İki ihtimal var, ya Birinci Ordu darbe planı hazırladı ya da Birinci Ordu “düşmanlar” tarafından gizlice zaptedildi ama kimse fark edemedi.

Hangisi?

Lafı uzatacak, ezecek, büzecek bir şey yok.

Durum net, belge net, soru net.

Ama cevap net değil.

Sarıkamış’ta binlerce askerin Enver Paşa’nın zekâsız çılgınlığı sonucu öldüğünü yıllarca bu halktan saklayan “gazetecilerin” bugünkü uzantıları olan küçük çakallarını bizlere, ailelerimize saldırtmak, bizi bu soruları sormaktan vazgeçirmez.

Küfürlerle, gürültülerle, aşağılık oyunlarla olayı saptırmalarına izin vermeyiz.

Onun için kurtuluşu buralarda aramayın.

Net ve açık konuşun.

Bu arada, “TSK’nın sabrının sınırı” olduğunu söyleyen Orgeneral Başbuğ’a şunu da sormak istiyorum.

Ne olacak sabrınız tükenirse?

Vurduracak mısınız, tutuklatacak mısınız, gazeteyi mi kapattıracaksınız?

Bu ne biçim konuşma?

Türkiye’nin “hukuk sistemini” sizin sabrınızın ölçüleri mi belirliyor?

Vazgeçin bu tehditlerden.

Ben yaşlı bir adamım, ölüm bana kapı komşusu artık, bir gün önce bir gün sonra hesabı yapacak halim yok, bu tehditlere aldırmam, sizin “aferininizi” almak için paçamda dolaşan solucanlarınızın yapışkan ıslaklığından iğrensem de, çok kızarsam elimin kirlenmesine aldırmaz onları da avucumun içinde ovalayıp parçalarım.

Bunları boşverin de siz işinizi yapın, darbe planları hazırlayanları ortaya çıkartıp yargıya sevk edin.

Ordunun içindeki bu “darbeciler” yüzünden biz asıl konuşmamız gereken konuları konuşamayız.

Neşe Düzel, Adil Gür’le muhteşem bir konuşma yaptı, Gür sadece siyasetteki son durumu değil, yaptığı araştırmalar sonucu belirlediği Kürt halkının eğilimlerini, isteklerini de açıkladı.

Gür’ün araştırmasına göre DTP’lilerin yüzde seksene yakınının istemesine rağmen partili olmayan Kürtlerin büyük çoğunluğu “özerklik” istemiyor, Kürtlerin özerkliğini en çok destekleyenler “beyaz” Türkler.

Gür’ün araştırmasını temel aldığımızda, en azından ilk adım için “demokratikleşmenin”, Kürtlerin eşit vatandaşlar olmasının sağlanmasının “Kürt sorununu” büyük ölçüde çözebileceğini görüyoruz.

Dağdaki PKK’lılar için getirilecek bir af da ortamı çok rahatlatacak.

“Ayrılmayı, bölünmeyi” bir yana bırakın “özerkliğe” bile isteksizce yaklaşan Kürtlerle Türklerin nasıl bir sorunu var o zaman?

“Demokratikleşmeye” karşı çıkan Türkler, hep “ülkeyi bölecekler” mazeretinin arkasına sığınıp her türlü gelişmeyi engellemeye uğraşıyorlardı.

Hükümet de onların bu “temelsiz” çıkışlarından korkup geriliyordu.

Bunun yanlış bir korku olduğu anlaşılıyor.

Türkiye, yeni ve çağdaş bir düzen kurabilir kendisine, Türklerle Kürtlerin eşit olduğu, Avrupa standartlarını oluşturmuş, askeri kışlasına göndermiş, halkın iradesini parlamentoya yansıtmış, dindarların inanç özgürlüğüne, dinsizlerin yaşama biçimine saygılı, fikir özgürlüğünü kısıtlamayan, barış içinde bir ülke kurabiliriz.

“Yanlış korkularla” gelişmeleri engellemeye kalkanlara aldırmadan yürüyecek bir hükümet bu sorunları çözer.

Çözmeli de.

Bıktık usandık bu sıkıntılı, baskılı, kasvetli hayattan.

Bu yazıyı ilk değerlendiren siz olun

  • Currently 0/5 Stars.
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5

Etiketler:

Köşe Yazarlarından

MHP’de semah var, 10. yıl var, katsayı yok!

ercan tarafından yayınlanmıştır 14. Aralık 2009 03:43

Ali İhsan Karahasanoğlu'nun 14.12.2009 Tarihli Köşe Yazısıdır.

MHP’nin düzenlediği miting, dün yapıldı.
Semah gösterileri ile, Alevi kardeşlerimize bir sinyal çaktılar.
10. Yıl Marşı ile, Kemalistlere bir sinyal çaktılar.
Ama bu ülkenin gerçek mağduru İmam Hatiplilere bir sinyal yok.
Kendi iktidar dönemlerinde İlahiyat Fakülteleri’ne kadar yaygınlaştırılan başörtüsü yasağının mağdurlarına bir sinyal yok..
Hatta çaktırmadan laf sokuşturma var.
“Şeyh Said bozuntuları”ndan kasıt ne idi acaba?
Neydi ki; Kürt kimliğinden ziyade, dinî yönü ağır basan Şeyh Said’i anma gereği duydu, Sayın DevletBahçeli?
“Bozuntu” ifadesi de, dikkat çekici tabiî!
Bahçeli’nin konuşmasının diğer bölümlerinde de net bir anlam bütünlüğü olduğunu söylemek, pek mümkün değil.
Kardeşlikten bahsediyor ama, zaten konuşmanın da, mitingin de amacı; kardeşliği sağlamak değil, birilerine meydan okumak!
Teröriste meydan okunsun.
Her zaman desteklerim..
Ama teröriste meydan okuyacağım diye, terörle hiç ilgisi olmayanlara meydan okunursa, o zaman sormak gerekir: “Sizin amacınız, hani kardeşlikti!”
Bakın, kardeşlik kavramı üzerine, ne diyor Sayın Bahçeli: “Bin yıllık kardeşlik, sona erdi. Şimdi 36 parçaya ayrılın. Okulları, camileri, mezarları, illeri ayırın. Ayrışın, yabancılaşın, çözülün, ufalanın, çatışın ve dağılın diyorlar... Bunları kabul etmemiz mümkün değildir. Camileri, okulları, televizyonları ayırmaya hakkınız yoktur.”
Kim diyor “kardeşlik bitti” diye, belli değil.. DTP’nin “Açılım bitti” sözünü kastediyorsa Bahçeli, kendisinin zaten “açılım”a karşı olduğunu unutmamalı..
Büyük ihtimalle, Başbakan’a atıfta bulunuyor Sayın Bahçeli.. Başbakan’ın bunu nerede söylediği, nasıl söylediği belli değil!..
Diğer taraftan, bu ülke için gecesini gündüzüne katan bir Başbakan’ın, böyle bir niyet içinde olduğunu söylemek de, çok büyük bir haksızlık..
Ama benim dikkatimi çeken, Sayın Bahçeli’nin bu ifadesindeki “Okulları ayırın diyorlar.Buna hakkınız yok” cümlesi..
Benim bildiğim, bu ülkede “okulları ayırın” diyenler.. Daha doğrusu okulları kendi verdikleri kararlarla ayıranlar, Başbakan ve hükümet değil.. Bu ülkede okulları ayıranlar, klasik lise-meslek lisesi diye ayrım yapıp, sonra meslek liselerini ikinci sınıf hukuki statüye lâyık görenler, hükümettekiler değil, yargıdakilerdir!
Okulları ayıran, son aktüel kararı ile Danıştay!
Danıştay’ın verdiği katsayı kararı ile okullar ayrıldı..
Ben beklerdim ki; Danıştay için iki çift laf etsin SayınBahçeli..
“Okulları ‘klasik lise-meslek lisesi’ diye ayrıma tabi tutmayın” desin..
Demedi..
Yargıdaki halkı bölen uygulamalara ses yok!..
Ama hükümete sıra gelince, hayâlî iddialarla suçlamaların bini bir para!..
Düşünebiliyor musunuz.. Bugün AKParti’nin son seçimde aldığı oy oranı ile, MHP’nin oy oranını topladığınızda % 50’ye geliyorsunuz..
Karşınızdaki ciddiye alınacak oya sahip olan tek parti ise, % 20 ile CHP!
Ama MHP, sürekli dile getirdiğimiz katsayı ve başörtüsü konularında tabanının benzer görüşler içinde olduğu AKParti ile dayanışma içinde olacağına, gidiyor CHP’nin politikasına paralel söylem içine giriyor...
CHP, başörtüsü konusunda bir açıklama yapıyor mu?..
Yapmıyor.. Uyanıklar çünkü.. Niye durduk yerde yasakçılık üzerine kendilerinden nefret ettirsinler. Zamanı gelince, yasakçılıklarını icra ediyorlar zaten.
MHP de suskunlukla geçiriyor, bu konudaki haksızlığı.. O da başörtüsü konusunda tek bir açıklama yapmıyor, görmezlikten geliyor haksızlığı..
Katsayı konusunda CHPne yapıyor? Mümkün olduğunca sessiz kalarak, “Zaten Danıştay, bizim yapacağımızı yaptı. Biz konuşup da tepki çekmeyelim” diyorlar..
Peki MHP ne yapıyor katsayı konusunda?..
Geçtiğimiz hafta, ‘lütfen..’ kabilinden grup toplantısında yapılan eleştirileri saymazsak, hiçbir şey.. Dünkü mitingde de, bu konunun hiç gündeme gelmemesini dikkate alırsak, CHP ile paralel politika izliyorlar diyebiliriz.
“Türkiye bölünüyor, sen katsayıya takıldın” diyebilirler.
Cevabım basit: İdam edilmesini DevletBahçeli’nin önlediği terörist Apo’ya, cezaevinde yarım metrekare fazla alan verilmesi ile Türkiye bölünmez.. Ama katsayı farklılığı ile Türkiye her yıl onbinlerce meslek lisesi mezununun üniversite hakkını elinden alıyor. Ülkeyi esas bu böler işte!

http://www.habervaktim.com/yazar/19999/mhpde_semah_var_10_yil_var_katsayi_yok.html 

Bu yazıyı ilk değerlendiren siz olun

  • Currently 0/5 Stars.
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5

Etiketler:

Köşe Yazarlarından

Birazcık olsun, utandınız mı yasakçılar!?

Administrator tarafından yayınlanmıştır 24. Haziran 2009 12:15
A.İhsan KARAHASANOĞLU, 24.06.2009 Tarihli Köşe Yazısı
  Sözüm tüm yasakçılara.. Lâikliği bir baskı aracı olarak kullanan tüm despotlara.. Bazı isimler vererek, onlara somut sorular sormuş olmam, diğer zorbaları unutturmasın.. Onların hepsine soruyorum, Birazcık olsun utandınız mı?
  Halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan Türkiye'de, Merve Kavakçı'yı başörtüsü yüzünden engellediniz. Milletvekilliğini elinden aldınız.
  Peki Belçika'da bir bayan milletvekilinin, Meclis'te kimsenin itirazına uğramadan görevine başlamasının görüntülerini izlerken, azıcık da olsa utandınız mı?..
Siz, Sayın Necdet Sezer...
  Sadece milletvekillerine değil, milletvekili eşlerine bile bu yasağı kamusal alanda yaygınlaştıran, 2000'in özgürlükçü(!) Anayasa Mahkemesi Başkanı, 2002'nin yasakçı Cumhurbaşkanı!..
Evet, hiç utandınız mı, dünkü görüntülerden?
Birazcık hicap duydunuz mu?
  Ben milletvekili eşlerine bile yasak uygularken, binbir hokkabazlıkla Eşli davetiye, eşsiz davetiye şeklinde çeşit çeşit davetiyeler hazırlatıp, Cumhurbaşkanlığı makamının da ciddiyetini sarsarken; Belçika'da başörtülü bir bayan, milletvekili olarak göreve başladı. Ben kendi ülkemin insanına ne kadar gaddar, ne kadar acımasız bir yaklaşım sergiliyormuşum? diyerek, birazcık olsun vicdanınızda kendinizi sorgulayıp mahkûm ettiniz mi?
  Ya siz; kendine 'Nurlu Süleyman' denilmesinden hoşlanan, Süleyman Demirel kimlikli zat!..
Siz utandınız mı?
  Türkiye'de halkın oyları ile seçilen başörtülü milletvekili için, 'ajan provokatör' iftirasında bulundunuz. Emireri gibi kulandığınız bir savcıya talimat verip, o milletvekilinin evini bastırdınız! Şimdi Belçika'daki başörtülü milletvekilini izlerken, neler hissettiniz?.. Hemen uçağa atlayıp, Belçika'ya gidip, Meclis'i basıp, orada da 'Bu Mahinur isimli milletvekili, aslında ajan provokatördür' demek geldi mi içinizden?..
  Annesi, ablası başörtülü bir insan olarak söyleyin; Belçika'daki başörtülü milletvekili, içinizde birazcık olsun utanma hissi uyandırdı mı?..
Ya siz Deniz Baykal?.. Siz Kemal Kılıçdaroğlu!
  Siz; CHP içinde, binbir maske takarak halkı aptal yerine koyan solcu, sözde demokratlar.. Türkiye'deki öğrencilerin sorularına, 'Biz iktidara gelirsek, başörtü sorunu kalmaz' diyerek, muhatabını aptal yerine koyan bir cevap ile geçiştirdiğini sanan politikacılar!..
  Belçika'da, solcuların da alkışları ile göreve başlayan Mahinur'un başörtüsünden ders alarak, yasakçılığınızdan dolayı utandınız mı?..
  2002’de, "Başörtü yasağını bir müddet tartışmayalım.. Bakın göreceksiniz, bir süre sonra bu yasak artık gündemden düşecek ve kalkacaktır" diyerek halkı aldatan Deniz Baykal; bu sözleri söylemenizin üzerinden tam 6 sene geçtikten sonra bile, Anayasa Mahkemesi'nde, üniversiteye giden öğrencilere başını örtme hakkı tanıyan Anayasa değişikliğini iptal ettirmek için dava açtığınızdan dolayı hiç utanç duydunuz mu?..
  Siz 'yasak yasak' krizlerine girerken, Belçika'da başörtülü milletvekilinin, hem de Başkanlık Divanı'na üye olacak kadar özgür bir hayat sürmesinden utandınız mı hiç? 
Ya siz kartel medyası?..
  Doğan Grubu'ndaki muhabirleri ile, köşe yazarları ile..Diğer medya organlarındaki, o günlerde yasakçılık yönünde haber-yazılarıyla gündem oluşturmaya çalışanlar.. Sizler utandınız mı?..
  Sizler, Merve Kavakçı'nın çocuklarının gittiği ilköğretim okullarına varıncaya kadar, yaptığınız her türlü edepsizlikten dolayı bir nebzecik de olsa utandınız mı?..
  Ve aslan MHP'liler!..
  Merve Kavakçı'ya, 'ajan provokatör' diyenlerin tezgâhına gelip, DSP'lilerin kürsüyü işgal ederek Merve Hanım'a çıkarttıkları engeli, oturduğunuz yerden seyredip, sonrasında da o engeli çıkartanlarla koalisyon ortağı olmanızdan dolayı, vicdanınız sızladı mı?..
  Söyleyin; başörtülü milletvekili Mahinur Hanım'ın Belçika Meclisi'ne serbestçe girişini izledikten sonra, sizler kendi ülke insanlarınızdan utandınız mı?.. 'Biz ne yapmışız da, DSP'lilerin o rezil soytarılıklarına, oturduğumuz yerden seyirci kalmışız. Seyirci kaldığımız yetmemiş, sonrasında da o DSP'lilerle 3.5 yıl koalisyon ortaklığı yapmışız! Affedin bizi Türk Milleti.Affedin bizi Merve Hanım! demeyi düşündünüz mü hiç?..
  Evet, tüm Türkiye'deki yasakçılar!..
  Belçika'da başörtülü bir milletvekilinin göreve başlamasından dolayı utandınız mı hiç?

Bu yazıyı ilk değerlendiren siz olun

  • Currently 0/5 Stars.
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5

Etiketler:

Köşe Yazarlarından

YÖK’ün açıklaması, acziyetin itirafı! - Ali İhsan KARAHASANOĞLU

ercan tarafından yayınlanmıştır 4. Haziran 2009 23:34
Önce medyaya bazı iddialar yansıdı. Arkasından da dün YÖK bir açıklama yaptı.
Açıklama, tam bir acziyet itirafı.
YÖK, yaptığı açıklamada, uzun uzun anlatımlarla, bazı üniversiteler denetlendiğinde, kanun ve yönetmeliklere tam ters uygulamalar görüldüğünü söylüyor.
Söylüyor da, bunlarla ilgili acilen alınmış müeyyide içeren bir karardan da bahsetmiyor!
Adeta kendileri bir şey yapamıyorlar, halka şikâyette bulunuyorlar!
Halk ne yapacaksa bunlara!
Bakın YÖK açıklamasında ne deniliyor: “Türkiye’de sadece bir üniversitede uygulanan sisteme göre bir öğrencinin eşit ağırlıklı puan ile girilebilen bir programa kaydolduktan sonra, sayısal puan ile öğrenci alan bir programa geçiş yapabildiği, buna benzer tarzda iki üniversitede daha dar alanda aynı puan türü içinde geçişlere izin verildiği tesbit edilmiştir.”
Aman Allah’ım. Bu ne kibar, bu ne saygı dolu bir açıklama!..
Karşılarında sanki, her şeyiyle dört dörtlük bir üniversite varmış da, ona teşekkür ediyorlar!
Bir üniversite, hatta onun yanında iki üniversite daha, Türkiye’deki 71 milyon insanla, ÖSS’ye her yıl giren 1.5 milyon üniversite adayıyla resmen dalga geçiyor.. Oyun kurup, şu fakülteye kaydolan öğenciyi, başka fakülteye kaydırıyor... YÖK de geçmiş bunların karşısına, nezaket dolu açıklama ile acziyetini itiraf ediyor!..
Böyle rezillik olmaz.O üniversitelerdeki tüm yöneticiler hakkında, görevi suîistimal sebebi ile suç duyurusunda bulunulmadan, hatta o yöneticiler kodese tıkılmadan bu rezaletin üstü kapatılamaz. Tabiî bu arada, kazanmadığı fakülteye devam eden öğrencilerin kayıtları da, eski fakültelerine alınmalıdır.
Alınmalıdır ki; bu ülkede güçlü olanın istediğini yapabildiği, parası olanın ise her şeyi satın alabileceği genel kabulü ortadan kalksın..
Ama nerdee?
YÖK, “Haksızlığa göz yummamız söz konusu olamaz.Suç duyuruları yapılmış, üniversitenin yönetimine kayyum atanmıştır” diye açıklama yapacağına, ilgili üniversitelerin isimlerini bile açıklamadan, üstü kapalı bir bilgi notu yayınlamakla yetiniyorlar!
İşte Türkiye’nin hali bu!
AKParti iktidarında bile, Türkiye’nin hali bu!
Kimden korkuyorsunuz beyler?
Veya soralım, “Kimlerle işbirliği içindesiniz?”
Adam resmen, kamu gücünü kötüye kullanıyor.. Oyun oynuyor.Kanuna aykırı, yönetmeliğe aykırı işlem yapıyor.. Ortada savcıya bile intikal ettirilmiş henüz bir dosya yok..
Kanuna aykırılığı, sadece ben söylemiyorum..
Bakın dünkü YÖKaçıklamasında, bu işin en üst noktasındaki insanların bizzat kendileri, olayı nasıl itiraf etmişler: “Türkiye’deki mevcut yükseköğretime giriş sistemine bütünüyle aykırı bu uygulama, fırsat eşitliğini ortadan kaldırmaktadır.”
Eee? Öyle ise ne duruyorsunuz?
Bu uygulamanın sorumlularını, öyle klasik soruşturmalarda değil, derhal ve en ağır ceza ile müeyyidelendirmek için, niçin harekete geçmiyorsunuz?
Ne bekliyorsunuz?
Ne kadar bekleyeceksiniz?
“Fırsat eşitliğine aykırı” olduğunu siz söylüyorsunuz. Ama bu uygulama hakkında Denetleme Kurulu’nun tesbitinden başka yapılan bir şeyden bahsetmiyorsunuz!
Ne olacak peki?
Denetleme Kurulu rapor düzenledi... Peki sonra?
Sonrası meçhul!
Güneydoğu’daki öğrencilerin maruz kaldığı fırsat eşitsizliği bir yana.. Meslek lisesi mezunlarının katsayı adaletsizliği ile puanlarının çalınması bir yana... Galatasaray Üniversitesi’nin, Galatasaray Lisesi’nden mezun olan öğrencilerden bir kısmını, puanları ne olursa olsun otomatik kabul etme ahlâksızlığı bir yana...
Bir de bu çıktı karşımıza..
Demek ki bir üniversitede en düşük puanlı bir yeri kazan. Sonra parayı bastır.. Veya torpili bul. Yüksek puanlı bir başka fakülteye geç!
Böyle rezillik olur mu?
Böyle bir saçmalığı önceki yıllarda yapmış olsalar bile, bugün hâlâ devam ettirilmesine nasıl göz yumulur?
YÖK, ya bu rezaleti derhal yargıya intikal ettirmeli, ya da kendi kendisini lağvetmeli!
Böyle rezaletle, yükseköğretim olmaz.. Böyle sahtekârlık ile adalet olmaz!

Ali İhsan KARAHASANOĞLU - (Vakit)

1 kişi tarafından 5.0 olarak değerlendirildi

  • Currently 5/5 Stars.
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5

Etiketler:

Köşe Yazarlarından

Yakın Tarih Karşısında Tarihçinin Suskunluğu -- Yavuz Bahadıroğlu - Vakit

ercan tarafından yayınlanmıştır 16. Mayıs 2009 17:19
Yakın Tarih Karşısında Tarihçinin Suskunluğu

Mustafa Yurdum soruyor: “Sultan Abdülhamid, neden 31 Mart sonrasında İstanbul’u işgal edip kendisini tahttan indiren Hareket Ordusu’na ateş emri vermedi? Neden bu konuda Hassa Ordusu komutanlarının ricalarını, ‘Ben Halife-i İslâmım, kardeşi kardeşe kırdıramam!’ diyerek geri çevirdi?”
Siz “bıkkınlık” ve “küskünlük” nedir bilir misiniz Mustafa Bey?
Hani yıllar boyu çırpınırsınız. Tabir caizse “saçınızı süpürge” edersiniz. Pek çok güzellik çıkarırsınız ortaya. Fakat fark etmeleri gerekenler bu güzellikleri fark etmezler. Küçücük ayrıntılara saplanıp varlığınızı kemirenlere iltihak ederler…
Sonunda kimseye yaranamadığınızı, sizi en çok anlamaları gerekenlerin bile anlamadığını fark edersiniz. İşte bu nokta “bıkkınlık” ve “küskünlük” noktasıdır. O noktada, “Ne halleri varsa görsünler” deyiverirsiniz.
Sultan II. Abdülhamid de öyle yaptı. Bediüzzaman’a “Şefkatli Sultan” dedirten mizacına uygun davranıp ateş emri vermedi. Devletin iki ordusunu karşı karşıya getirmedi. Devletin iki ordusunu karşı karşıya getirip ateş emri verseydi, Ahmed’i Mehmed’e kırdırmış olurdu. O zaman da “Tahtını korumak için kardeşi kardeşe kırdırttı” derlerdi.
Yani her hal u kâr da muarızlarından beraat kararı alması mümkün değildi.
Muhtemelen beraat kararını Allah’tan almayı yeğledi ve kardeşi kardeşe kırdırmaktansa, tahtını terk etti. Sürgünü, hatta ölümü göze aldı. Bu vicdanlı bir yaklaşımdır.
Ne var ki, Sultan Abdülhamid konusunu sürekli yazmak zorunda kalmak da bana bıkkınlık ve küskünlük vermeye başlamıştır. Çünkü bu memlekette kimse bilginin-belgenin, daha açıkça söylemek gerekirse, gerçeğin peşinde değildir. İnsanlar sadece kendi kanatlarının doğrulanmasını istiyorlar. Bir zamanlar birilerinden duydukları, ya da bir mecmua sayfasında çalakalem yazılmış yazıdan edindikleri “kanaat”ı bilgi-belge ile yarıştırıyorlar. Ve bıkmadan uzanmadan aynı nakaratı tekrarlıyorlar. Ama ben, yazılarımın altına “yorum” adı altında aynı saçma sapan nakaratı koyanlardan artık sıkıldım!
Bir yazımda “Abdülhamid müstebid, ancak müşfikti” dedim. Bu konunun “taraf”ları ve “taraftar”ları üzerime çullandı. Maalesef böyle oluyor. Tarihi futbol maçına dönüştürdüler. “Taraf”lar ve “taraftar”lar oluşmuş: “Abdülhamidciler”, “Vahdettinciler”, “Enverciler”, İttihadcılar”, “Atatürkçüler”, vs.
Ben bir “şeyci” değilim. İlle de bir “şeyci” olacaksam, araştırma”cı”yım. Ulaşabildiğim belgeleri, ya da o belgelerden edindiğim yorumları paylaşıyorum. Hâlâ “Sen Ulu Hakan’a ‘müstebid’ dedin, cenaze namazın kılınmaz” havasında yaklaşıyorlar.
Kılmayın o zaman! Dedim ve diyorum. Çünkü bu bir gerçek... Dâhi olması, vatanı 33 sene tek parça halinde tutması, Yahudileri engellemesi bunu değiştirmez. İstibdadın “zaruret”i olabilir, ama “mazeret”i olamaz! İstibdat istibdattır! Ayrıca, kendisinden sonra gelenlerin istibdadıyla mukayese edildiğinde, Abdülhamid istibdadının daha hafif kalması, istibdat yapmadığı anlamına gelmez.
Meclis lâğv edilmiş, geniş bir polis teşkilâtı kurulmuş, hürriyetler rafa kaldırılmıştır… Gazete ve dergi çıkarmak ruhsata bağlanmıştır.
Padişah ve ailesi aleyhine yayın yapmak suçtur. Bu tür yayınlar yapan gazeteler kapatılır, sorumlularına üç yıla kadar hapis cezası verilir.
Devletin güvenliğini sarsacak kışkırtıcı yayın yapan gazeteler temelli kapatılır.
Anayasa ile tesis edilen nizam aleyhinde yayın yapanlara ve gazete mesullerine bir yıla kadar hapis cezası verilir.
Hükümet ve şahısların hakkında yapılacak yayınlara verecekleri cevabın, cevap tarihinden sonraki ilk veya ikinci sayıda yayınlanması mecburidir.
Anlayacağınız, Abdülhamid döneminde sansür iyice şiddetlenmiş, bazı keyfi uygulamalara da sahne olmuştur.
Basına konulan yasaklar arasında kelime yasakları dikkati çekmektedir. Meselâ “anarşi, suikast, grev, ihtilal, irtica, irtiyab (kuşku), istibdat, inkılâb, oportünist, oligarşi, bomba, parlamento, Pan-Tûrkizm, Pan-Elenizm, cemiyet, cumhur, hürriyet, sansür, sosyalizm, zehir, randevu, disiplin, diktatör, Ermenistan” gibi kelimelerin kullanılması yasaklanmıştır.
Gazete ve mecmualarda yayınlanacak bütün yazılar önce sansür kuruluna gidiyor, orada gereken düzeltmeler yapılıyor, hatta tümden değiştiriliyor, ancak ondan sonra yayınına izin veriliyordu. Bu konularda yapılan küçük bir yanlışlık dahi gazetenin kapatılmasına sebep olabiliyordu.
İstibdat döneminde sansür sadece gazetelere değil, kitaplara da uygulanmıştır. Bu dönemde çok kitap bu sansürden payını almış ve bazı kitaplar da yakılmıştır.
İktidar gazetecilere birtakım çıkarlar sağlamış ve aynı dönemde jurnalcilik almış başını gitmiştir. Arkadaşını jurnalleyene para verilmiştir. Böylece insanlar iftiraya varan bir yola sürüklenmiştir.
Başkalarını bilemem, ama benim anlayışımda bunların yapılması “istibdat”tır. Yönetimi buna “mecbur” saymak, “istibdat” olgusunu ortadan kaldırmaz.
Kaldı ki, pek çok konuda haklı olmak demek, her konuda haklı olmak demek değildir.
Aslına bakarsanız Sultan II. Abdülhamid, tarihimizin en talihsiz hükümdarıdır. Çünkü zıtların, zıtlaşmaların arasında kalmıştır. Bir taraf “Ulu Hakan Cennetmekân Veliy-yi muazzam Sultan Abdülhamid Han-ı sâni Hazretleri” derken, diğer taraf “Kızıl Sultan” nakaratını tekrarlıyor. Sultan Abdülhamid gerçeği ise iki zıtlaşmanın arasında yitip gidiyor…
Dürüst tarihçi vicdanı bile bu konuya girip gireceğine pişman ediliyor.
Yine de kalem yazmak zorundadır, değil mi dostlarım?

Yavuz Bahadıroğlu - Vakit
ybahadiroglu@vakit.com.tr
2009-05-16

Bu yazıyı ilk değerlendiren siz olun

  • Currently 0/5 Stars.
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5

Etiketler:

Köşe Yazarlarından

Ah Ayasofya!

ercan tarafından yayınlanmıştır 5. Şubat 2009 18:15

 

 Geçtiğimiz Pazar günü, Ayasofya Camii’nin müzeye dönüştürülmesinin 74. yıldönümüydü (01 Şubat, 1935)...
Herkes Davos’ta filan dolaşırken benim gözlerimin önüne Ayasofya’da kılınan ilk Cuma namazı canlandı... Sıradan bir şehzâdeyi “Fatih” yapan insanların başında gelen hocası Molla Ak Şemsüddin’in fetih konuşmasını duyar gibi oldum...
“Ey gaziler!..” diyordu, “bilin, agâh olun ki, cümleniz hakkında Ahir zaman Peygamberi ol Server-i Kâinat Efendimiz Hazretleri, ‘Onlar ne güzel askerdir’ buyurmuştur. İnşallah cümlemiz mağfuruz. Fakat gaza malını israf etmeyüb Konstantiniyye içinde hayır ve hasenata sarf ve Padişahınıza itaat ve muhabbet ediniz.”
Konuşmasının ardından şanlı talebesinin başına iki çatal ablak sorgucu takmış ve sözlerini “fisebil-illâh mücahid” olması dileğiyle tamamlamıştır: “Bütün Al-i Osman’ın ab-ı ruyu [şerefi, namusu, haysiyeti] oldun. Heman mücahid-i fi sebil-illâh ol!”

Mimarlar, kalfalar, işçiler, gece gündüz çalışarak, Salı günü fethedilen şehrin en büyük mabedi olan Ayasofya’yı Cuma gününe hazırlamışlardı... Gerekli her türlü değişiklik bu kısa süreye sığmıştı. Çağına göre müthiş bir hız: Osmanlı’yı çadırdan alıp çok kısa bir süre içerisinde imparatorluk burcuna yükselten de işte bu baş döndürücü hızdır!
Alaca karanlıktan başlayarak mabedin avlusu dolmaya başlıyor. “Feth-i Mübin”i yaşayanlar, ilk cumanın heyecanını da yaşamak için kitleler halinde Ayasofya’ya geliyorlar. Dört koldan ırmaklar Ayasofya’ya akıyor, insan gölü büyüdükçe büyüyor.
Öğleye yakın saatlerde genç Padişah görünüyor. Sağında, solunda hocaları, arkasında vüzera, ümera ve nihayet fetih şanlı kafilesi, gaziler ordusu...
Tekbir sesleri İstanbul’u Müslümanlaştırırken, şanlı ordu, genç, ama imanlı, ihlâslı ve kararlı serdarının arkasında Ayasofya’ya giriyor.
Nihayet ezan... Cumanın ilk sünneti kılındıktan sonra, Ak Şemsüddin-i Velî ağır ağır doğruluyor. Padişah’ın elini tutuyor. Cihanı yerinden kaldırırcasına ayağa kaldırıyor.
Şimdi mürit, mürşidinin kolundadır; birkaç gün öncesine kadar kilise olan bir mabedin içinde Peygamber müjdesinin doruğuna yürüyorlar... Bir anda hıçkırıklar zikre duruyor, dizgini boşalan heyecan şaha kalkıyor, gözler sevinçten ağlarken, gönüller tekbir doluyor.
Sultan İkinci Mehmed Han, artık minberdedir. Her basamağı dualarla döşeyip zirveye yükseliyor. Elinde Peygamber kılıcı, dilinde dua ve zikir... Hıçkırığa benzer sesiyle hutbesine başlıyor: “Elhamdülillah, Elhamdülillah.”
Hutbe bitip minberden indikte, mürşidini imamete geçiriyor ve tam arkasında durup onunla birlikte tekbir alıyor: “Allahüekber!” Çağ bu tekbirlerle delinmiştir.
Bu cami tam 481 sene secde izi taşıyan alınlara secdegâh olduktan sonra, hâlâ tartışmalı, 14.11.1934 tarihli bir bakanlar kurulu kararıyla müzeye çevrilip namaza kapatılıyor.
O gün Ayasofya, bu milletin yüreğinde derin bir hüzne, acıya ve tekrar hasrete dönüşüyor.
Bu münasebetle bir kez daha söylüyorum: Osmanlı Devleti’nin kuruluş amacı Bizans’ın fethi, fethin dayanağı, Peygamber-i Âlişan Efendimiz’in fethe ilişkin müjdesi, (Ahmed bin Hanbel’in, Müsned’inde de yer alan; [c.4, s.335] meşhur hadis-i şerif) müjdenin yüreği ise Ayasofya’dır.
Ayasofyasız İstanbul, İstanbulsuz Türkiye olmaz! Ayasofya’yı sıradan bir mabet olmaktan çıkarıp sembolleştiren saik, Peygamber müjdesi şehrin yüreğini teşkil etmesidir. Bu kimliği ile Ayasofya, Osmanlı Asırlarında çok önemsenmiş, o kadar ki, Ayasofya İmamına saray protokolünde yer verilmiştir.
Şimdi, ölüm yıldönümünde (03 Şubat 2002) rahmetle andığımız Medine yürekli şair Ali Ulvi Kurucu’nun “Ayasofya” başlıklı şiirinden bir bölüm sunuyorum:
“Ürperdi hayalim, bu nasıl korkulu rüya...
“Şaştım, neyi temsil ediyorsun, Ayasofya?
“Çöller gibi ıssız, ne hazin ülke muhitin,
“Yâd el gibi, yurdunda garip olmalı mıydın?
“Bayram, Ramazan, Cuma, mübarek gecelerde
“Âvize değil, mum bile yanmaz mı içerde?
“Hangi eller sana akşamları zincir vuruyor?..
“Yüce feryadını, kimler boğuyor, susturuyor?
“Ey derin facia, manzumeye sen sığmazsın,
“Tutuşup yanmada kalbim, seni tarih yazsın!”
“Ayasofya bir Osmanlı eseridir” demekte, hiçbir mahzur yoktur, zira 1453’te İstanbul’u fetheden Osmanlılar, şehri de Ayasofya’yı da harabe halde bulmuşlardı.
Muhteşem mozaiklerinin çoğu yağmalanmış, altın, gümüş gibi değerli madenler, bir zamanlar Bizans’ı kurtarmak için İstanbul’a gelen Haçlılar tarafından bölüşülmüştü. Kubbesinin tepesindeki altın haç bile çalınmıştı... Müverrih Tursun Bey, bir görgü şahidi olarak fethin Ayasofya’sını şöyle anlatır:
“Onun rahnesine tas koyacak bir mimar kalmamış, mamur olarak sadece bir kubbesi kalmıştı. Padişah-ı Cihan bu binayı harab ve yebab (yıkık) görünce, ahır harap olmasun deyü tamirini ve bakımını emretti.”
İşte bu yüzden Ayasofya, Hıristiyan Bizans’tan çok Müslüman Türk’ün eseridir. Bu gerçeği Paul Wittek gibi vicdanlı müsteşrikler bile vurgulama gereği duymuşlardır.
Wittek şöyle diyor: “Ayasofya’nın, bu muhteşem kilisenin muhafazasını, asırlar görmüş yapının zamanın tahribatına karşı müdafaasını, sırf Türklerin sahip olduğu teknik maharete ve iktisadî kaynaklara borçlu olduğumuzu itiraf edelim.”

http://habervaktim.com/yazar/11384/ah_ayasofya.html

Bu yazıyı ilk değerlendiren siz olun

  • Currently 0/5 Stars.
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5

Etiketler:

Köşe Yazarlarından

Eski insan, yeni insan (Yavuz Bahadıroğlu - Vakit 2008-12-24)

ercan tarafından yayınlanmıştır 24. Aralık 2008 10:20
Avrupalılar bize genellikle “Haçlı Seferleri” perspektifinden bakarlar…
“Barbar” olduğumuzu düşünür ve bunu uluorta dillendirmekten zevk alırlar…
Her konuda “haksız” olduğumuza inanırlar…
Bu yüzden taraf olduğumuz tüm uluslararası meselelerde aleyhimize bir tavır takınır, konuyu tetkik dahi etmeden “karşı taraf”ı desteklemeye başlarlar.
O kadar ki; artık kanıksadık.
Kanıksadığımız için de, Avrupa’dan birileri bizi “haklı” gibi gördüğünde, “Bayram değil seyran değil” moduna giriyor, işin içinde bir “çapanoğlu” aramaya başlıyoruz.
Böyle bir ortamda, Avrupa dünyasının etkili isimlerinden biri kalkıp, “Türkler güvenilir insanlardır” dese…
“Arasındaki bütün sosyal münasebet ve düzen, iyi niyet ve şefkate dayanır. Başka ülkelerde olduğu gibi, aralarında yazılı anlaşma yapmaya lüzum dahi görmezler. Çünkü iyi niyet ve söz, her şeyi halleder. Verdikleri sözün esiridirler.
Bu tutumları, yalnız dindaşlarına karşı değildir. Hangi dinden olursa olsun, yabancılara karşı da böyle hareket ederler. Sözlerini tutma hususunda, onlara göre Müslim - gayrimüslim olmanın hiçbir farkı yoktur.
Gayrimeşru olan her kazancı, ahlâksızlık ve dine aykırı görürler. Gayrimeşru edinilmiş servetin, bu dünyada da, öteki dünyada da insanı bedbaht (mutsuz) edeceğine samimi şekilde inanırlar.” (Tableau Général de l'Empire Othoman, yazan: Kont Ignatius Mouradgea d'Ohsson, 1763’lerin İsviçre maslahatgüzarı).
Ticaret ahlâkımız malum: 1'e alsak 5'e satar, indirim dönemlerinde vatandaşa “kakalamak” üzere kalitesiz mal üretir, Doğal domates yerine hormonlu domates; zeytinyağı yerine yanmış makine yağı, seramik yerine kırık tuğla ve kiremit satmakta bir beis görmeyiz.
Hatta dünyaya, modern Türkler olarak, “hayali ihracat” gibi cinlikler de öğretmişiz!
Böyle bir zamanda İngiltere Ticaret Odası'nın toplantı salonunun duvarında, “Türklerle alışveriş ediniz” yazılı bir levha asılı olduğunu öğrenseniz neler hissedersiniz?
18. yüzyıl sonlarına kadar Londra Ticaret Odası’nın en görünür yerinde böyle bir levha vardı. Bu levha, Osmanlı tüccarlarının güvenilirliğinin tasdiki ve tesciliydi.
Aynı yıllarda, Hollanda Ticaret Odası’nda yapılan oylama eşit çıkarsa, üyelere bir soru sorulurdu:
“Aranızda Türklerle alışveriş eden var mı?”
Varsa onun oyu iki sayılır, oylama bu şekilde biterdi.
Çünkü Türklerle alışveriş etmek bir imtiyazdı. Bir üstünlüktü. Güvenilirlik ölçüsüydü.
Diyelim ki, mağazaya perde ısmarlıyorsunuz… Mağaza sahibi kumaşı inceden inceye tetkik ediyor. Merak edip sebebini sorunca da şöyle bir cevap veriyor:
“Kumaşta herhangi bir imalat hatası olup olmadığını görmeye çalışıyorum. Hatalı mal satarsam Allah’a hesap veremem.”
Etkilenmez misiniz?..
“Biz daha ölmedik” diye düşünmez misiniz?
19. yüzyıl başlarında İstanbul’a gelen bir Fransız kumaş tüccarı, benzer bir hikâye anlatıyor:
“Dükkândaki bütün kumaşları almak istiyordum. Türk satıcı kumaş toplarından birini ayırınca, onu da almak istediğimi söyledim. Veremeyeceğini, çünkü ayırdığı topun hatalı olduğunu söyledi.
“Ziyanı yok..” dedim, “Kendime almıyorum ya, satmak için alıyorum..”
Kızdı:
“Ben hatalı mal satamam, önce Allah’tan korkarım. Hadi kusurunu bile bile almak istediğiniz için Allah affetti diyelim, ancak siz bu malı götürüp başkasına satınca, hatalı olduğunu size söylediğimi bilmeyeceği için, adam önce beni, sonra dinimi, sonra milletimi ve devletimi suçlayacak. Bu yüzden yapamam.”
1850 İstanbul’unda uzun yıllar kalan meşhur Fransız tarihçi Ubicini, şehirde yaşayan değişik milletlerin karakter yapılarını öğrendikten sonra, şöyle bir uyarıda bulunuyor:
“Bir kaide olarak, Ermeni’ye istediği paranın yarısını, Rum’a üçte birini, Yahudi’ye ise sadece dörtte birini veriniz. Fakat bir Müslüman Türk’le alışveriş ettiğiniz zaman, istediği fiattan emin olunuz ve istediğini veriniz. Çünkü Türkler tamahkâr olmadıkları için, yüksek fiyat istemezler, asla da yalan söylemezler.”
Bugün bir Avrupalı böyle bir söz etse, kimbilir nasıl seviniriz. Ama tabiî önce bunu hakketmek gerekiyor.
“Osmanlılar nasıl hakketti” diye sorarsanız, kaynağı yine Kont Ignatius Mouradgea d'Ohsson açıklıyor:
“Osmanlılar, Kur'ân’da ifade edilen doğruluk, ahlâk ve namus prensiplerine çok bağlıdırlar.
Faziletli bir toplumsal düzenin yürütülmesi bakımından olağanüstü değeri olan bu fikirler, kanun esaslarından başka Kur'an'ın şu güzel ayetlerine dayanmaktadır: Hiç kimseyi aldatmayın; ölçüyü tam doldurun; doğru tartın; sözlerinizde, yeminlerinizde kendi aleyhinize bile olsa doğruluktan ayrılmayın. Mukavelelerinizle pazarlıklarınızda hileden kaçının. El malını haksız yiyen, karnını yakacak bir ateş yemiş olur.”

Yavuz Bahadıroğlu - Vakit
ybahadiroglu@vakit.com.tr
2008-12-24

Bu yazıyı ilk değerlendiren siz olun

  • Currently 0/5 Stars.
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5

Etiketler:

Köşe Yazarlarından



Bu site BlogEngine.NET 1.4.5.0 ile oluşturulmuştur. Türkçe çevirisi BlogEngine TR ekibi tarafından yapılmıştır.

Ercan POLAT

1987 İstanbul doğumludur, asıl memleketi Malatya'dır.    
İlk öğrenimine Küçükçekmece - Yunus Emre İlköğretim Okulu'nda başlamış, Bey-Koop Ali Çebi İlköğretim Okulu'nda bitirmiştir.
2005 yılında Avcılar Endüstri Meslek Lisesi, bilgisayar bölümünden mezun olmuştur.
2008 yılında Trakya Üniversitesi, Bilgisayar Teknolojisi ve Programlama bölümünü bitirmiştir.
Bir müddet özel bi firmada yazılım geliştirici olarak çalışmıştır. 
"Hiçkimseye benzemem, beni tanıyanlar bilirler. Ve şunu da bilirler, hayatları boyunca benim benzerimi dâhi tanımayacaklardır..." 

İletişim Bilgileri

Calendar

<<  Mart 2010  >>
PaSaÇaPeCuCuPa
22232425262728
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
2930311234

Yazıları geniş takvimde göster

Son Yazılar