“Bilecik'ten geçiyordum gözlerim doldu.

Gözlerime doldun

Gözlerim seninle doldu.

Sen gözlerimden boşaldın.

Bir afiş kekeliyordu ismini

Vaktiyle yaptırdığın idadi binası, şimdi belediyenin yeni mekânı olmuştu.

Giyinmiş süslenmişti; ışıl ışıl gülüyordu akşamın alacasına. İlk günkü kadar dinç görünüyordu.

Cephesinde çarşaf büyüklüğünde bir Türk Bayrağı nazlı niyazlı dalgalanıyordu.

Ya sen nerelerdeydin Sultanım?

Neden oralarda yoktun ve hatırlanmamıştın acaba?

25. cülus yıldönümünde bizzat senin irade-i seniyye'nle yaptırılan saat kulesi de uzaktan bir gelin kadar mahcup, ışıklara bürünmüş göz süzüyordu.

Bir ışık sütunu gibi dineliyordu Şeyh Edebali'nin omuz başında.

Lakin bir tek sen yoktun.

Yok muydun gerçekten de?

Görünmez mürekkeple mi içirmiştin ismini mermere yoksa?

Özel gözler görsün diye miydi bu delicesine kıskançlığın?

Söyle:

Arkasına dönüp bakanı kör eden

Medusa'nın gözleri misin yoksa?

Sene 1336...

Böyle diyor kitabe.

1900 yılına mı denk geliyor ne?

Senin ismin ve resmin yoktu yeni Bilecik Belediye binasında gerçi.

Lakin çelebi gönüllü şehir sakinlerinin fakir ama ak pak gönüllerinde bir sarmaşık gülü gibi açtığın ayan beyan görülüyordu.

Geziyordun sere serpe gözlerin pırıltısında, iç geçiren göğüslerde, dudakların kavisinde.

Adın süngüleştirmeye yetiyordu tutuklanmış hafızaları.

İsmin anılınca cemi cümlemizin sevdası cezvedeki telve gibi kabarıyor, köpük küpük dökülüyordu Bilecik'in gözyaşı kanallarına.

Ertuğrul Gazi'yi son uykusuzluğunda memnun eden zatın sen olduğunu biliyorlardı pekâlâ.

Hayme Ana'yı, Bala Hatun'u, Şeyh Edebali ve sair alperenleri gündeminin baş sırasına alan sen olduğunu da.

“köklere yeniden değmek için çırpınan bu adam ne mübarek bir zatmış”diyorlardı,kesik dilleriyle.

Abdestsiz adım attığın görülmemiş.

İnan, bundan adları gibi emindirler.

Hatta yatağının başucunda hususi bir tuğla bulundururmuşsun Kerbela toprağından mamul.

Abdestsiz yatağa girmediğin yetmezmiş gibi, sabah kalktığında abdestsiz yere basmamak için önce bu tuğla ile teyemmüm edip ondan sonra gidermişsin lavaboya

Anladım ki, bu halk senden seni de aşan bir zümrüt kadeh yontmak sevdasına düşmüştü.

Geleceği ayağa kaldırmak için...

Asırlardır kaybettiği 'kutlu taş'ı nedense özellikle sende bulmayı umuyordu.

Kayıp değerlerini seninle telafi etmeyi, daha doğrusu.

Öz babasını arayan üvey evlat gibi...

Belediye binası yapılan Hamidiye İdadisi soğuktu ama cami, için için yanıyordu.

Bilecik kör değildi artık.

Görünüyordun açık seçik.

Şeyh Edebali'nin kubbesinden kopan rüzgâr gibi kanatlarımızdaki tozları silkeliyordun.

Bilecik'ten geçiyordum gözlerime doldun.

Gözlerim seninle doldu.

Sen bana boşaldın.

Türkiye'nin hangi bucağına gittimse ikinci bir Mimar Sinan gibi gölgen takip etti titrek adımlarımı.

Mahmudiye köyü camisinin veya Mihaliç Caddesinin kitabelerinden ismini kazıyabilirlerdi belki.

Ama bu elleri hala Osmanlı mayası kokan halkın gönlünden izlerini silmeyi başarabilecek bir babayiğit var mıydı?

Fethini?

Rüyanı?

Duanı?

Bilecik'ten geçiyordum, boşalmış sadağıma bir altın ok gibi düştüğünü gördüm.”

Mustafa ARMAĞAN (Abdülhamit'in Kurtlarla Dansı Adlı Kitabından Alıntıdır)